26 Kasım 2011 Cumartesi

Bu Taraftaki "ARAF"

hani bazen derler ya, en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir diye, öyle bi durum işte son zamanları öğrenciliğin... hayatın da ön izlemesi gibi aslında...

neden mi..?

hayata karşı nerede, nasıl duracağın belli değil... aslında yönün de olmayabiliyor çoğu zaman... ya da vardır birden fazla yolun, ki her biri bi hayale ulaşmaktadır kendince. bıkmışsındır zaman öldürmekten, ama korkutur da geleceğin belirsizliği... kafana göre yaşayıp teoman olasın gelir bazen, bazense o filmlerde gördüğün yalılarda yaşamak, gökdelen tepelerinde ofisler açıp, ağaoğlu gibi garajındaki arabaların sayısını unutmak(!) istersin... ya aşk olacaktır hayatında ya iş... ya dürüst olur herkesin sevgilisi durumuna gelmek istersin ya da şeytan olup en büyük parayı sen kazanırsın... sonra da oturur ütopik hayaller kurmaya başlarsın kendince, her şeyden bir tutam alıp bambaşka yerlerde, bambaşka insanlarla, bambaşka bi hayat düşlersin... aslında en iyisi bu diye kenetlersin kendini de, daha ilk adımda yüzüne gözüne bulaşır iş...
saçma sapan insanları örnek almaya başlarsın sonraları, ne de olsa davulun sesi uzaktan hoş gelir... 
bir iki denemeden sonra bakarsın olmuyo, bu sefer vurursun kendini boş vermişliğe... hayatın her şeye rağmen devam ettiğinin farkındasındır, silkelenip kendine gelemezsin zira. istemezsin de zaten; hayal kırıklıkları tüketmiştir artık dimağında kalan son kıvılcımı da...
"ee? ne bok yiyecem ben?" evresi gelmeden de parlamaz o alev asla... aslında ateşi parlatan senin iraden değil de, yumurtanın kapıya sürtünmesi yoluyla yarattığı kıvılcımdır bi yerde... ama o kıvılcım değil ateşe, yanardağa da dönse, çok geçtir artık... kül olanı, tekrar yakmaya yetmez gücü!!!
yeni ufuklar dersin her seferinde, yeni ufuklara açılmalıyım! 
yeni umutlara gebedir ya her zaman, o yeni ufuklar... sonucunu bile bile lades dersin, ta ki hevesin kaçana kadar...

sonunda; bir pişmanlık kaplar içini... boşa kürek çekmekle harcadığın zamanı geri alamayacağını bildiğinden, hayatı kaldığın yerden yakalamaya çalışırsın. hatta biraz daha hızlı yaşayıp da, kaybettiğin günlerin telafisini yapmaktır mantıklı gelen başlarda... belki bir gün, belki bir hafta, belki bir ay sürer bu zamanla verilen amansız kovalamaca... yorulur, vazgeçersin artık... derinden hissettirir kendini yaşlılık...

ne yapacağını bilememek, lüzumsuz korkularla boşa harcanan zaman, istediğin halde imkansız sandığın yollara girmemenin verdiği rahatlıkla girdiğin diğer yoldaki başarısızlığın matemini avunma ile geçiştirmeye çalışırken; aslında imkansız sandığın yolun; elde edilecek en temiz, en güzel, en aydınlık yol olacağını öğrenmenle beraber başlarsın içinde kalan son umut kelebeklerini de tek tek ve vahşice katletmeye...

yapılacak belki de en iyi şey; çekip gitmek olacaktır ama içinde seni yakıp kül eden "istediğim şeyi geri alabilir miyim acaba?" sorusunun getirdiği mide yanmasının da önüne geçemezsin hani... tabi, durmadan vücuda uyguladığın, kahve-sigara işkencesinin de katkısı yadsınamaz...

çözüm ne mi..? ben de bilmiyorum açıkcası... şu kelin olmayan ilacı başına boca edememesi olayı gibi... ama bildiğim bir şey varsa; o da iyiye gitmediğidir... eğer tavsiyeleriniz varsa -ki var olacağını hissedebiliyorum- aydınlatın isterim cehaletimi...

tüm bunları nerden mi biliyorum..? P.S.: Gerçek yaşanmışlıklardan alıntıdır. Kaynak için bkz. ben..! :)))

sürç-ü lisan ettiysem eğer, affınıza sığınarak... saygılarımla...                                                                                         

Hakkı Can Yaldız


(26/11/2011 20.36 - Bosna-Hersek/KONYA)

16 Kasım 2011 Çarşamba

İçimden Geldi... (III)

Korkmuyorum artık,
Ne geceden, ne karanlıktan.
Korkmuyorum artık,
İliğime kadar işleyen soğuktan.
Biliyorum zira,
Daha da güçlüyüm her ayağa kalktığımda...
Lakin üşümüyorum da,
Hayaline sarılıp uyuduğumdan;
Kokunu hapsetmiş yatağımda,
Zifiri karanlıkta bir başıma...

26 Haziran 2011 Pazar

aşk ve sevgi üzerine üç beş içimde kalan kelamdan ibaret...

bana göre farklı kalıplar var sanki hayatta... ya da ben bazı şeyleri farklı adlandırıyorum kim bilir..? mesela aşk dendiği zaman çok da derin anlamlı bişiler çakmıyo aklımda. şu lisedeki birkaç teneffüslük aşklar geliyo aklıma. sebebi belki çok yaşamışlık belki de adam gibi yaşayamamışlık, açıkcası bilmiyorum. ben aşk kutsaldır deyemiyorum bence sevgi olan kutsal. hatta aşk denen şey basit bi iktisadi yaklaşım gibi geliyo bana. şöyle ki; aşk karşılıksız olmuyo diye biliyorum ben. zira karşılıksız kaldığı zaman "platonik" oluyo. demek ki karşılık bulan aşk, normal anlamda aşk. ha bi de aşk yaşıyolar diye bi tabir var. bu kişisel durum işteşlikle kullanılıyo nedense... neden peki..? neden insan saf, temiz ve kutsal duygularını bi çıkara bağlar..? demek ki aşk çok da aman aman bişi değilmiş.
ama bi de sevgi var ki lugatımda, işte o tertemiz, işte o pespaye amaçlardan uzak, işte o sadece var olduğu için mutluluk veriyo... bana göre sevgi denen şey biraz kolaydır. biraz düzdür. karşılık beklemez... baba olamadım daha ama kardeşimle olan yaş farkından dolayı anladım. evlat sevgisi nedir? belki ucundan ama yine de elif bişey yapsın ya da beni sevsin diye sevmiyorum ki onu... benim canımdan, benim kanımdan, kısacası benim menşeimle aynı. daha sonraları çok düşünmek gerekti. dedim ki; sevdiğim insanlar sana karşı kötü şeyler de yapmış olsalar sevmekten cayabiliyor musun..? bunu duygusal ilişkiler bazında (kadın-erkek) düşündüğümde şu çıktı meydana; birini seviyorsam onun benden nefret ediyo olması bile çok sorun değil aslında... mutluyum çünkü ben... sevebildiğim için mutluyum... bu bi kişi değil, obje de olur, hayvan da... ama sıkıntım aslî anlamda kadın-erkek ilişkilerinde olduğundan böyle yazmak istedim.
şimdi bana soranlara kestime cevap vermek istemiyorsam; "aşık değilim, seviyorum... zira sevgi karşılık beklemez" diyorum... anlamıyolar haliyle... ama bilinmeli ki, asıl yüce olan, asıl samimi olan, "asıl ve asil" olan sevgidir. aşk değil...
ve evet seviyorum ne yalan söyleyeyim, her ne kadar insanlar bunu anlamasa da...

2 Haziran 2011 Perşembe

rüyalarım var...

çok mu ayıp insanın hayal kurması..? neden belirli kalıplar içinde yaşarız ki hayatı..? aslında bu iki sorun da birbirinin cevabını gizler de anlamayız... ya da anlamak istemeyiz belki de...
aslına bakarsanız; bi şeyleri yaşamaktan ya da yaşamayı istemekten korkar olduk, şu toplumun kuralları denen saçmalıklar yüzünden. saçmalık demek ne kadar doğru, gerçi onu da bilmiorm da sanki bazı kurallarımız da abartı ya. neden ben toplumun huzurunda sevdiğime, sevdiğimi haykırdığımda ayıplanırım ki..? ya da dudaklarına masumhane bi öpücük kondurduğumda ırz düşmanı muamelesi görürüm..? niye karşımdaki insan kızarır bozarır utancından..? yahu bundan daha doğal ne var..?
kurtulmak lazım bazen de şu sınırlardan... unutmak lazım yapamayacaklarınızı özellikle. bi an için herşeyin tıpkı istediğiniz gibi olduğunu bi düşünsenize. hiç bir engel olmasın da böyle böyle olsa dediğiniz... en çok istediğiniz arabaya sahip olduğunuzu mesela ya da sevdiğiniz ama kavuşmanızın imkansız gibi olduğu kişinin size sevgisini filan haykırdığını mesela...
hayal kurmak demek hayatın monotonluğundan, can sıkıcılığından, yoruculuğundan bi anlığına bile olsa kaçmak demektir. hayal kurmak demek ego tatmin etmek değil, ruhunuzu mutlulukla beslemektir. hayal kurmak hayattan kopmak değil, aksine hayata daha sıkı bağlanmaktır.
o yüzden bırakın insanlar gerçek hayatta elde edemediklerine hayallerinde kavuşsunlar... BİZE BUNU BARİ FAZLA GÖRMEYİN..!

25 Mayıs 2011 Çarşamba

gam derken..?

imreniyorum aslında "tak" diye uyuyup, "pıt" diye uyanabilen insanlara... tamam uyanamıyorum ben! dibimde bando takımı çalışsa "tık" yok arkadaş... :s dışarıdan baktığın zaman "gamsız" damgası da yiyor insan; sırf uyurken seslere tepki veremiyor diye... bi yandan düşünmek de lazım sanki, uykusu ağır olan adam, bilinç altına kendini fena kaptırmış olan adam mıdır..? bi düşünsenize; aslında o adam o kadar çok şeyi atmıştır ki oraya, ve sadece uyku anında açılan bilinç altında, kim bilir nelerle meşguldür ki; bilincini yerine getirmeye bir türlü fırsat bulamıyordur... belki... ve belki de bu yüzdendir ki, bu adam her uyandığında sanki hiç uyumamışcasına bitkindir... uyanmak bi yana ayağa kalkabilecek dengeyi sağlamakta bile zorlanır. çünkü o adam, siz uyuyor sanırken aslında içine attığı; yüzleşmeleri, hesaplaşmaları, fikirleri, planları, duyguları, düşünceleri, olayları, vs. çözmekle meşguldür... çünkü o adam tüm bunları olur olmaz yer ve zamanda çıkartmak yerine, hep makul anı beklemiş ve bir türlü o beklediği anı göremeyince de, bilinçaltına, hissettirmeden çözmeye itmiştir. belki biraz da sosyal baskı sebep olmuştur tüm bunlara ya da çekingenliği...
velhasıl kelam, uykusunda ihtar ve cebirlerinize bilinçli cevap veremeyen insanlar var ya; hani sizin şu "gamsız" diye tabir ettiğiniz... hah, işte onlar aslında "gam" kelimesinin anlamını en iyi bilenlerdir, şu hayatta...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

İçimden Geldi... (II)

bir gece daha son buluyor gün ışıklarıyla...
gözlerim yorgun, bedenim isteksiz sabaha
bir yandan kalkıp sana koşmak istese de bacaklarım
kursağımda kalmış üç beş kırıntı engel yapacaklarıma...

bir esinti sebep oluyor uyuklayamamama
penceremden içeri giren rüzgar...
tokat gibi çarpıyor yüzüme sigaramın dumanıyla,
bitmiş bir sigaranın son demi kadar berhudar...

camdan dışarı bakmak istiyor insan,
gökteki o kocaman beyaz şeye;
lakin kanının çekilmesine engel olamıyor işte,
dolunay denen obje,
geçmişi hatırlatırken geleceğin özlemiyle...

İçimden Geldi... (I)

Ne bileyim yaz filan gelse mesela...
Çam ağaçlarının arasından bakarken masmavi marmaraya,
hafif bi meltem esse ve desemki huzurla; "hayat budur işte!!!"

Ya da kar yağsa lapa lapa, aynı manzarayı bir de beyazlar içinde izlesem...
İliklerimde hissetsem soğuğu, bir fincan kahvenin hoş sohbetiyle ısıtsam içimi...
Yudum yudum çeksem hayatı...

Yazın meltem olsan, kışın kahvemin dumanı...
Tüm gücümle denemez miydim, seni tenimde tutmayı..?