merhaba defter,
7 ila 8 mart arasında bir yerlerdeyim şu anda. arafta yine haliyle. uzun zaman sonra yine parçalı bulutlu gözlerim... yağışa meyili fazla.
kendimle başbaşa... bir başıma... bir yanımda meleklerim ağlarken, bir yanımda celladım ellerini sıvazlıyor, yine, yine, ve yine...
elimde bir kaç kalan son umudum da, kum gibi kayarken ellerimden; aklımda bir fırtına, kalbimde kopana binaen ufak bir meltem gibi...
ellerimle yaptığım kalbimin sonsuz hapishanesine son kilit vurulmak üzere... son mührü tam da şakağıma çakmak üzereyken hem de...
şimdi bunu okurken onun kalbinde en ufak bile bir çarpıntı yok biliyo musun..? gerçi okuması da milyonda bir olasılık ya şu aralar... bizimki doğmamış çocuğa mektup bir nevi...
ama dostlarım çok kızıyorlar bana biliyo musun..? haklılar da belki... ama kızamıyorum onlara... bazen sitem edesim geliyor. hatta ettiğim de oluyo ne yalan söyleyeyim...
resmen hayatı kaçırıyorum hem de tam şu an... neler neler bekliyo belki de şu kapıların ardında...
ama yok gücüm be defter. biliyosun beni. nefes almak bile çok büyük sıkıntı zira. titriyorum her nefesi içime çekişimde...
yaşamak bile başlı başına dert kaynağı sanki. derdim küçük emrah edebiyatı değil, nolur beni yanlış anlama. zira yanlış anlayanlar şimdi çoook uzaklarda...
korkuyorum defter. üşüyorum sıcacık yatağımda bile... güçsüz kaldım en çok güçlü olmam gereken zamanda...
hüzünse artık alışılageldik bişey oluyo nedense... ve kendimle savaşıyorum defter biliyo musun..? kıran kırana bir savaş bu... kazananı ve kaybedeni belli olmayan türden... aşk gibi...
"kal gittiğin yerde mutlu ol ya da gel kalbimde tahta sahip ol" diyo bak kenan şu anda... dalga geçer gibi... ya sa sadece hislerime tercüman... bilmiyorum...
bir arkadaşımın dediği gibi belki de gitmek en doğrusu... sesini kesip, kalbini yerin yedi kat dibine gömüp, bu şehri, bu ülkeyi beyninden vurup gitmek en doğrusu...
nereye mi? uzaklara hem de çok uzaklara... dönülemeyecek kadar uzaklara... sen anlarsın, sen bilirsin işte...
ya da şöyle bir yıllığına ölüp de, çevremdekileri görmek istiyorum. onlar beni hissedemeden... görsem kim, ne düşünür acaba..?
"böyle de yaşanır mı?" deme kadim dostum...
zira:
7 Mart 2012 Çarşamba
31 Ocak 2012 Salı
a kind of apologize...
I'd never ever think about seeing you sad
Or mad cos of my unfaithful bad
An apology aint enough i sense
I just wanna be with you and nothing else
No matter what it is gonna cost
To you, i can never say goodbye
I swear to god with all my soul
Since you are my life till the end of the line
(02:30 01/02/2012 Bosnia-Herzigova KONYA)
Doğmamış Aşka Mektuplar... (I)
Yolumu da alırım ben hiç bişey sormadan
Serzeniş yıkım olsa geçer beni kasmadan
Susmadan susamadan ölürsem ben yek
Tepkime bakan olmaz buna bile yok zaman
Mutluluk enikonu hak etmiştim belki de
Çok fazla basit olmaz yazmalı dergide
Silmeli belki de yaşanmışı celsede
Geçmişe takık olma yarına gel bi de
Yarınım umut dolu uğramazsa hüsrana
Bu adamsa mecnun olur arar seni vahada
Geleceğe bakış açım en geniş safhada
Girdin ya hayatıma beni hafife de alma
Ağlama sakın ola çok zaman sana bana
Bakma sen laflara ikimizi yoklama
Ardımızda yara bere belki de çok ama
Boş çene yalan olur bugün biziz patlama
Nisan mayıs bahar ayı içeriği yaz gibi
Neşeme de tek sebep ilhamımsa sen tipi
Yoklama var gibi gönlümün tam dibi
Kurşunun sebep olmaz çekmişsin sen pimi
Mazi birden yalan olur şehveti kalmamış
Binlerce insanımın hesabı da tutmamış
Bana bile uğramaz kahrolası karakış
Sahneme gelen gülü yakar atar alkış
Ama yine var gibi şöhretin etkisi
Düşmanım tepetaklak tanrının hikmeti
Yıllara meydan okur melankoli iblisi
Miğfere çarpar gider kahpe felek sillesi
Disslerin iğnesi yaklaşamazken
Aklımın miğferi bana kalan tek sen
Tekken’e benzer hayat hep savaş sahnesi
Farkıma varamadı kalleşin hilesi
4 Ocak 2012 Çarşamba
Bir Şizofrenin Otokontrol Denemeleri -I-
merhaba defter,
ilk defa sana yazıyorum ben bugün. hep senin sayende duyurdum dertlerimi. ama ilk defa birebir sana anlatıyorum. gerçi acayip de bencillik yapıyorum sanırım. baksana seni hiç dinlemedim... gerçi ben bu bencillik olayını çok yapıyorum galiba. hele bugünlerde...
bazen o kadar kızıyorum ki kendime hatta amacım hedefimi değil sadece; beni, bendimi bile aştığı kanısına varıyorum çoğu zaman... ama ne fayda... nasıl bi hata yaptıysam, bu neyin cezasıysa, sürünmekten ve insanlara mutluyum taklidi yapmaktan bıktım usandım artık...
ama anladım ki, ben mutluluğu haketmiyorum be, birader... yok, bana uymuyo herhalde... bi oyun filan mı oynasam ben de, şu filmdeki gibi. ya da gerçekten görmüyo muyum, benim için mutluluğun aşkta ya da sevgide olmadığını...
bi kere; ben ömrüm boyunca sevilmedim, ne kadar çok sevsem de... bana hiç aşık olunmadı biliyo musun..? ve ben gerçekten aşk nedir tadamadım... sevgiyi ailemden dostlarımdan öğrendiğim kadarıyla bildim... ama "sevgili" düzeyinde, sevginin sözcük manasını her ne kadar bildiğimi de söylesem, üzerine ihtisas maksadında yazılar, şiirler de karalasam, hiç tatmadım... yaşamadan bilemem zira(!)...
ve sanırım bilemicem de... düşündükçe çıldırmanın eşiğine geliyorum defter... hani, çok denedim be oğlum... çok kişi geldi geçti hayatımdan da, ya akıllarında kalan birini aradılar bende, ya da benleyken akıllarını almasını bekledikleri başkalarını... sorsan, hayatlarında benden başka kimse yoktu... başkalarından başka...
her seferindeyse avutuldum; "seni kaybederler", "sen gibisini bulamazlar", "kralsın, büyüksün, adamsın, vs." ben büyük filan değilim aga, ben büyümek de istemiyorum artık... ben bilmemek istiyorum. ben babaannemin yanında uyumak istiyorum yine... bütün gün atarimle oynayıp, babaannemin "paşa çayı"nı içmek istiyorum tüm gün... "yi, guzum yi bak, yuğsa beşinden govala" (ye kuzum ye bak, yoksa peşinden kovalar => yörük diliyle) diye elinde tereyağlı ekmekle peşimden koşuşturmasını...
ben çocuk olmak istiyorum tekrar... tuz buz olmamış, tertemiz hayallerle süslü, hiç bir hırs ve ya façayla pisliğe bulanmamış bir kalp... tek derdim amcalarımın bana alma vaadiyle masaj yaptırdıkları tadelle olsun istiyorum... ya da tek korkum babaannemlerin salonunda top oynarken kırdığım florans yüzünden dedemden hiç yemediğim fırçayı yeme korkusunu yaşamak yeniden... tek hayaliminse bmx bisiklet olmasını...
aile kurup, kızım, oğlum ve eşimle huzurlu, böyle mutlu bi hayat filan sürsek... pikniklere filan gitsek mesela böyle; göl kenarında papatyaların içinde filan... HADİ ORDAN!!! kimi kandırıyorum ki ben..? kendimden başka..? hatta var ya, isimleri bile düşündüm lan. kızım: ada, oğlum: doruk... ama annelerinde sıkıntı çıktı gibi ki, gerçi sanırım en önemli ve gerekli nokta da ordaydı... "....seda, sevil, arzu, irem..." bi onun adını koyamadım...
aman neyse, ne de olsa olmıcak öyle bişey. ve sadece iş hayatım olucak benim... ev hayatımsa; koşu bandım televizyonum, kadehlerim vs. ve ben olucaz... bu gerçekle yaşamaya alışmalıyım kardeşim be... neyse ki dünyanın en tatlı, en akıllı, en minnoş kız kardeşine sahibim... 14 yaş gibi bi farka da bakarsak, kızım gibi zaten...
benim yaşadığım en büyük mutluluk, elifnaz'ın bana içten sarılmasıydı bugüne kadar, bundan sonra da değişmez...
insanlar hayata belirli amaçlar için gelirler. bense, çevreme yararlı olmaya geldim, kendime değil. ve kariyer yapmak için varım, fark yaratmak bana sadece tüzel hayatta haiz. zor, sancılı, acı bi hayat gibi... ama başta da dediğim gibi kardeşim; alışmak zorundayım...
sevgi ve saygılarımla...
Hakkı Can Yaldız değil, "sadece Can"
03:03 - 04/01/2012
28 Aralık 2011 Çarşamba
Ben... Sanırım... "BEN OLMAKLA" Hata Yaptım...
bazen size de oluyodur... "ben nerde hata yaptım..?" durumları... aslında bugünlük bi durum değil de, sanki 24 yıldır bana hakim olan bir ilkeymiş gibi hissediyorum bunu... amacım asla duygu sömürüsü yapmak ya da bunun bi parçası olmak değil... tanrıya sitem etme gibi bi kibire de ulaşmam söz konusu dahi olamaz..! fakat, hayatta çok sevildiğinizi ama aslında hiç sevilmediğinizi düşündünüz mü..? ya da aslında ne güzel bi hayatınız olduğu halde istediğiniz hiçbir şeyin istediğiniz şekilde olmadığını... şizofrenik bi durum biliyorum ama, işin aslı şöyle:
her nedense, bunca zamandır neye elimi atsam kuruyo... hayır, anlamadığım da şu: herşey mükemmel olsun diye uğraştıkça, nasıl da tam terse döndüğünü görmek, bunun sebebini bilememek ya da tahminimin bile yetişemediği halde karşıma çıkması... işte buna yüreğim dayanmıyo...
hayatım böyle acınası, filmlere konu olacak düzeyde sıkıntılı değil, evet ama, gerçekten istediğim şeyler nedense olmuyo bana... "birşeyi elde edemediysem, gerçekten istemediğimdendir" gibi boş ve ahmakça avunmalara da girmeyecek kadar olgunum bence bi yerde...
örneğin, birisini sevip de sevilmemek bana arada bir olan bi durum değil. zira ben ne zaman birine "aşk" tabiriyle ilgi duysam, hep aynı yalanla avutulmaya çalışılıyorum: "çok iyisin ama sana aşık olamıyorum." hadi ordan! yalan diyorum, çünkü bunun farkındayım... e tmm böyle ahım şahım bi durumum da yok ama bazen, iyi olmak yetmiyor işte... işin kötü yanı, benim çok isteyip de bana gram ilgi duymayanların nerde serseri, nerde sözüm ona cahil tip varsa onlara gidip aşık olması... bunca zamandır kendimi geliştirmek adına okuduğum, izlediğim, konuştuğum, düşündüğüm şeylere, kısaca yaşadığım hayata nefretle bakmamı sağlıyo...
sanırım; bu devirde kıymetli olan şeyler bunlar. hayata ciddi bakanlar revaçta değiller artık. gündelik yaşamak, hayatı ve günlerini savurmak, vs. moda artık... fark yaratmaya çalışmak değil de, farklı kültürel tadların ya da bilmenin verdiği huzurun, hayata gelmenin amacı gibi şeylerin farkında olamamak moda... üzgünüm uçkurumu tutamamakla övünecek kadar küçük düşemiyorum... ya da sadece futbol, kız ve araba muhabbeti yapacak kadar... sıkıcı oluyorum evet, ama bu tür ortamlar ve insanlar benlik değil... hayatımda büyük hedeflerin olması ve bunlara ulaşmak adına sürekli çabalamam ne kadar da kötü ve sıradan değil mi..? yani illa böyle mi olucaz sevilmek için..? kusura bakmayın ama "Yaldız"ların (ya da Hacımollaömeroğulları nam-ı diğer Hacımaların) 800 yıldır bilinen ünleri "bilgelikleridir..." trajikomik ve acınası bi durumdayız, tehlikenin farkında mısınız..? (burdan da ayrı bi yazı konusu çıkar hani...)
neyse, ben her şeye rağmen bildiğimi okur yolumda emin adımlarla ilerlerim de diyemiyorum... zira yakın arkadaşlarımın da söylediği gibi "bazı konularda çok sert tavırlarım var." evet var ama neden..? onlara göre; bana kötü şeyleri tecrübe ettirenlerde suç... bana göreyse, tanrıyla aramda bi iletişim sıkıntısı söz konusu... sanki bana bişeyler göstermeye çalışıyormuş da ben görmekten kaçınıyormuşum gibi bi karamsarlığa da düşüyorum bazen... illa "nal" gibi çakılacak önüme!
aslında her işte böyleyim gibi. ama iş hayatı farklı olmakla beraber elimi attığım her işi layıkıyla yerine getirmeye çalışıyorum, ve çoğu zaman başarıyorum da... ve farkettim ki, saygınlık kelimesi benim adımla birlikte kullanıldığında söz konusu para ya da güç değil de, benim kişiliğimmiş gibi duyumlar alıyorum. sevindirici. kullanılmadığını hissediyosun zira, bugünlerde pek de hissetmeye alışık olduğumuz türden değil.
yanlışlık nerde bilmiyorum ama, özel hayatta değil de, iş hayatında bişeylere erişebilecek biriyim ben galiba... ve sanırım insanlara; yere sağlam basma, hayata karşı her daim korkusuzca dik durma, elime aldığım işi tüm benliğimle sonuna kadar götürme, insanlara güvenme, onlara yardım etmeye çalışma, vicdan sızısı duyma, kimseyi aldatmama, insanların arkasında kuyu kazmama vs. gibi aslında bakıldığında insansı ama günümüzde pek fazla görülmeyen alışkanlıklarım -ya da hastalıklarım(!)- fazla geliyo...
yine de, herşeye rağmen ve herşeyimle ben, benim..! ve beni ben yapan şeylerden ve istediğim şeyler için de çabalamaktan vazgeçecek değilim... ve eğer hata yaptığım bi nokta da varsa, insanları hatalarıyla kabullenemeyen cehalet düşkünü mantığa, tüm varlığımla düşmanım... ve ben istemedikçe bu savaş bitmeyecek ne yazık ki, farkındayım...
sevgi ve saygılarımla...
Hakkı Can YALDIZ
her nedense, bunca zamandır neye elimi atsam kuruyo... hayır, anlamadığım da şu: herşey mükemmel olsun diye uğraştıkça, nasıl da tam terse döndüğünü görmek, bunun sebebini bilememek ya da tahminimin bile yetişemediği halde karşıma çıkması... işte buna yüreğim dayanmıyo...
hayatım böyle acınası, filmlere konu olacak düzeyde sıkıntılı değil, evet ama, gerçekten istediğim şeyler nedense olmuyo bana... "birşeyi elde edemediysem, gerçekten istemediğimdendir" gibi boş ve ahmakça avunmalara da girmeyecek kadar olgunum bence bi yerde...
örneğin, birisini sevip de sevilmemek bana arada bir olan bi durum değil. zira ben ne zaman birine "aşk" tabiriyle ilgi duysam, hep aynı yalanla avutulmaya çalışılıyorum: "çok iyisin ama sana aşık olamıyorum." hadi ordan! yalan diyorum, çünkü bunun farkındayım... e tmm böyle ahım şahım bi durumum da yok ama bazen, iyi olmak yetmiyor işte... işin kötü yanı, benim çok isteyip de bana gram ilgi duymayanların nerde serseri, nerde sözüm ona cahil tip varsa onlara gidip aşık olması... bunca zamandır kendimi geliştirmek adına okuduğum, izlediğim, konuştuğum, düşündüğüm şeylere, kısaca yaşadığım hayata nefretle bakmamı sağlıyo...
sanırım; bu devirde kıymetli olan şeyler bunlar. hayata ciddi bakanlar revaçta değiller artık. gündelik yaşamak, hayatı ve günlerini savurmak, vs. moda artık... fark yaratmaya çalışmak değil de, farklı kültürel tadların ya da bilmenin verdiği huzurun, hayata gelmenin amacı gibi şeylerin farkında olamamak moda... üzgünüm uçkurumu tutamamakla övünecek kadar küçük düşemiyorum... ya da sadece futbol, kız ve araba muhabbeti yapacak kadar... sıkıcı oluyorum evet, ama bu tür ortamlar ve insanlar benlik değil... hayatımda büyük hedeflerin olması ve bunlara ulaşmak adına sürekli çabalamam ne kadar da kötü ve sıradan değil mi..? yani illa böyle mi olucaz sevilmek için..? kusura bakmayın ama "Yaldız"ların (ya da Hacımollaömeroğulları nam-ı diğer Hacımaların) 800 yıldır bilinen ünleri "bilgelikleridir..." trajikomik ve acınası bi durumdayız, tehlikenin farkında mısınız..? (burdan da ayrı bi yazı konusu çıkar hani...)
neyse, ben her şeye rağmen bildiğimi okur yolumda emin adımlarla ilerlerim de diyemiyorum... zira yakın arkadaşlarımın da söylediği gibi "bazı konularda çok sert tavırlarım var." evet var ama neden..? onlara göre; bana kötü şeyleri tecrübe ettirenlerde suç... bana göreyse, tanrıyla aramda bi iletişim sıkıntısı söz konusu... sanki bana bişeyler göstermeye çalışıyormuş da ben görmekten kaçınıyormuşum gibi bi karamsarlığa da düşüyorum bazen... illa "nal" gibi çakılacak önüme!
aslında her işte böyleyim gibi. ama iş hayatı farklı olmakla beraber elimi attığım her işi layıkıyla yerine getirmeye çalışıyorum, ve çoğu zaman başarıyorum da... ve farkettim ki, saygınlık kelimesi benim adımla birlikte kullanıldığında söz konusu para ya da güç değil de, benim kişiliğimmiş gibi duyumlar alıyorum. sevindirici. kullanılmadığını hissediyosun zira, bugünlerde pek de hissetmeye alışık olduğumuz türden değil.
yanlışlık nerde bilmiyorum ama, özel hayatta değil de, iş hayatında bişeylere erişebilecek biriyim ben galiba... ve sanırım insanlara; yere sağlam basma, hayata karşı her daim korkusuzca dik durma, elime aldığım işi tüm benliğimle sonuna kadar götürme, insanlara güvenme, onlara yardım etmeye çalışma, vicdan sızısı duyma, kimseyi aldatmama, insanların arkasında kuyu kazmama vs. gibi aslında bakıldığında insansı ama günümüzde pek fazla görülmeyen alışkanlıklarım -ya da hastalıklarım(!)- fazla geliyo...
yine de, herşeye rağmen ve herşeyimle ben, benim..! ve beni ben yapan şeylerden ve istediğim şeyler için de çabalamaktan vazgeçecek değilim... ve eğer hata yaptığım bi nokta da varsa, insanları hatalarıyla kabullenemeyen cehalet düşkünü mantığa, tüm varlığımla düşmanım... ve ben istemedikçe bu savaş bitmeyecek ne yazık ki, farkındayım...
sevgi ve saygılarımla...
Hakkı Can YALDIZ
26 Kasım 2011 Cumartesi
Bu Taraftaki "ARAF"
hani bazen derler ya, en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir diye, öyle bi durum işte son zamanları öğrenciliğin... hayatın da ön izlemesi gibi aslında...
neden mi..?
hayata karşı nerede, nasıl duracağın belli değil... aslında yönün de olmayabiliyor çoğu zaman... ya da vardır birden fazla yolun, ki her biri bi hayale ulaşmaktadır kendince. bıkmışsındır zaman öldürmekten, ama korkutur da geleceğin belirsizliği... kafana göre yaşayıp teoman olasın gelir bazen, bazense o filmlerde gördüğün yalılarda yaşamak, gökdelen tepelerinde ofisler açıp, ağaoğlu gibi garajındaki arabaların sayısını unutmak(!) istersin... ya aşk olacaktır hayatında ya iş... ya dürüst olur herkesin sevgilisi durumuna gelmek istersin ya da şeytan olup en büyük parayı sen kazanırsın... sonra da oturur ütopik hayaller kurmaya başlarsın kendince, her şeyden bir tutam alıp bambaşka yerlerde, bambaşka insanlarla, bambaşka bi hayat düşlersin... aslında en iyisi bu diye kenetlersin kendini de, daha ilk adımda yüzüne gözüne bulaşır iş...
saçma sapan insanları örnek almaya başlarsın sonraları, ne de olsa davulun sesi uzaktan hoş gelir...
bir iki denemeden sonra bakarsın olmuyo, bu sefer vurursun kendini boş vermişliğe... hayatın her şeye rağmen devam ettiğinin farkındasındır, silkelenip kendine gelemezsin zira. istemezsin de zaten; hayal kırıklıkları tüketmiştir artık dimağında kalan son kıvılcımı da...
"ee? ne bok yiyecem ben?" evresi gelmeden de parlamaz o alev asla... aslında ateşi parlatan senin iraden değil de, yumurtanın kapıya sürtünmesi yoluyla yarattığı kıvılcımdır bi yerde... ama o kıvılcım değil ateşe, yanardağa da dönse, çok geçtir artık... kül olanı, tekrar yakmaya yetmez gücü!!!
yeni ufuklar dersin her seferinde, yeni ufuklara açılmalıyım!
yeni umutlara gebedir ya her zaman, o yeni ufuklar... sonucunu bile bile lades dersin, ta ki hevesin kaçana kadar...
sonunda; bir pişmanlık kaplar içini... boşa kürek çekmekle harcadığın zamanı geri alamayacağını bildiğinden, hayatı kaldığın yerden yakalamaya çalışırsın. hatta biraz daha hızlı yaşayıp da, kaybettiğin günlerin telafisini yapmaktır mantıklı gelen başlarda... belki bir gün, belki bir hafta, belki bir ay sürer bu zamanla verilen amansız kovalamaca... yorulur, vazgeçersin artık... derinden hissettirir kendini yaşlılık...
ne yapacağını bilememek, lüzumsuz korkularla boşa harcanan zaman, istediğin halde imkansız sandığın yollara girmemenin verdiği rahatlıkla girdiğin diğer yoldaki başarısızlığın matemini avunma ile geçiştirmeye çalışırken; aslında imkansız sandığın yolun; elde edilecek en temiz, en güzel, en aydınlık yol olacağını öğrenmenle beraber başlarsın içinde kalan son umut kelebeklerini de tek tek ve vahşice katletmeye...
yapılacak belki de en iyi şey; çekip gitmek olacaktır ama içinde seni yakıp kül eden "istediğim şeyi geri alabilir miyim acaba?" sorusunun getirdiği mide yanmasının da önüne geçemezsin hani... tabi, durmadan vücuda uyguladığın, kahve-sigara işkencesinin de katkısı yadsınamaz...
çözüm ne mi..? ben de bilmiyorum açıkcası... şu kelin olmayan ilacı başına boca edememesi olayı gibi... ama bildiğim bir şey varsa; o da iyiye gitmediğidir... eğer tavsiyeleriniz varsa -ki var olacağını hissedebiliyorum- aydınlatın isterim cehaletimi...
tüm bunları nerden mi biliyorum..? P.S.: Gerçek yaşanmışlıklardan alıntıdır. Kaynak için bkz. ben..! :)))
sürç-ü lisan ettiysem eğer, affınıza sığınarak... saygılarımla...
Hakkı Can Yaldız
(26/11/2011 20.36 - Bosna-Hersek/KONYA)
neden mi..?
hayata karşı nerede, nasıl duracağın belli değil... aslında yönün de olmayabiliyor çoğu zaman... ya da vardır birden fazla yolun, ki her biri bi hayale ulaşmaktadır kendince. bıkmışsındır zaman öldürmekten, ama korkutur da geleceğin belirsizliği... kafana göre yaşayıp teoman olasın gelir bazen, bazense o filmlerde gördüğün yalılarda yaşamak, gökdelen tepelerinde ofisler açıp, ağaoğlu gibi garajındaki arabaların sayısını unutmak(!) istersin... ya aşk olacaktır hayatında ya iş... ya dürüst olur herkesin sevgilisi durumuna gelmek istersin ya da şeytan olup en büyük parayı sen kazanırsın... sonra da oturur ütopik hayaller kurmaya başlarsın kendince, her şeyden bir tutam alıp bambaşka yerlerde, bambaşka insanlarla, bambaşka bi hayat düşlersin... aslında en iyisi bu diye kenetlersin kendini de, daha ilk adımda yüzüne gözüne bulaşır iş...
saçma sapan insanları örnek almaya başlarsın sonraları, ne de olsa davulun sesi uzaktan hoş gelir...
bir iki denemeden sonra bakarsın olmuyo, bu sefer vurursun kendini boş vermişliğe... hayatın her şeye rağmen devam ettiğinin farkındasındır, silkelenip kendine gelemezsin zira. istemezsin de zaten; hayal kırıklıkları tüketmiştir artık dimağında kalan son kıvılcımı da...
"ee? ne bok yiyecem ben?" evresi gelmeden de parlamaz o alev asla... aslında ateşi parlatan senin iraden değil de, yumurtanın kapıya sürtünmesi yoluyla yarattığı kıvılcımdır bi yerde... ama o kıvılcım değil ateşe, yanardağa da dönse, çok geçtir artık... kül olanı, tekrar yakmaya yetmez gücü!!!
yeni ufuklar dersin her seferinde, yeni ufuklara açılmalıyım!
yeni umutlara gebedir ya her zaman, o yeni ufuklar... sonucunu bile bile lades dersin, ta ki hevesin kaçana kadar...
sonunda; bir pişmanlık kaplar içini... boşa kürek çekmekle harcadığın zamanı geri alamayacağını bildiğinden, hayatı kaldığın yerden yakalamaya çalışırsın. hatta biraz daha hızlı yaşayıp da, kaybettiğin günlerin telafisini yapmaktır mantıklı gelen başlarda... belki bir gün, belki bir hafta, belki bir ay sürer bu zamanla verilen amansız kovalamaca... yorulur, vazgeçersin artık... derinden hissettirir kendini yaşlılık...
ne yapacağını bilememek, lüzumsuz korkularla boşa harcanan zaman, istediğin halde imkansız sandığın yollara girmemenin verdiği rahatlıkla girdiğin diğer yoldaki başarısızlığın matemini avunma ile geçiştirmeye çalışırken; aslında imkansız sandığın yolun; elde edilecek en temiz, en güzel, en aydınlık yol olacağını öğrenmenle beraber başlarsın içinde kalan son umut kelebeklerini de tek tek ve vahşice katletmeye...
yapılacak belki de en iyi şey; çekip gitmek olacaktır ama içinde seni yakıp kül eden "istediğim şeyi geri alabilir miyim acaba?" sorusunun getirdiği mide yanmasının da önüne geçemezsin hani... tabi, durmadan vücuda uyguladığın, kahve-sigara işkencesinin de katkısı yadsınamaz...
çözüm ne mi..? ben de bilmiyorum açıkcası... şu kelin olmayan ilacı başına boca edememesi olayı gibi... ama bildiğim bir şey varsa; o da iyiye gitmediğidir... eğer tavsiyeleriniz varsa -ki var olacağını hissedebiliyorum- aydınlatın isterim cehaletimi...
tüm bunları nerden mi biliyorum..? P.S.: Gerçek yaşanmışlıklardan alıntıdır. Kaynak için bkz. ben..! :)))
sürç-ü lisan ettiysem eğer, affınıza sığınarak... saygılarımla...
Hakkı Can Yaldız
(26/11/2011 20.36 - Bosna-Hersek/KONYA)
16 Kasım 2011 Çarşamba
İçimden Geldi... (III)
Korkmuyorum artık,
Ne geceden, ne karanlıktan.
Korkmuyorum artık,
İliğime kadar işleyen soğuktan.
Biliyorum zira,
Daha da güçlüyüm her ayağa kalktığımda...
Lakin üşümüyorum da,
Hayaline sarılıp uyuduğumdan;
Kokunu hapsetmiş yatağımda,
Zifiri karanlıkta bir başıma...
Ne geceden, ne karanlıktan.
Korkmuyorum artık,
İliğime kadar işleyen soğuktan.
Biliyorum zira,
Daha da güçlüyüm her ayağa kalktığımda...
Lakin üşümüyorum da,
Hayaline sarılıp uyuduğumdan;
Kokunu hapsetmiş yatağımda,
Zifiri karanlıkta bir başıma...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)